19 Nisan 2010
17:22
Matios 1955'in esas hikayesi
Geçen ay düzenlenen Masters of Wine Weekend İstanbul etkinliğinde, Türk butik şarap markası Melen, tarihte ilk kez 94 puan almıştı. Yarışmaya memleketin dört bir yanından 25 üretici katılmıştı, Melen'in "Mateos 1955" adlı şarabı birinci geldi.
Melen Mateos 1955'in ardında yaklaşık bir asırlık çaba, emek ve bilgi birikimi var. Başarının arkasındaki sırrı çözmek için Melen'in patronu Çetintaş Ailesi'nin 20. yüzyılın ilk yıllarında başlayan serüvenine bakmak gerekiyor.
Çetintaş Ailesi'nin esas hikayesi 20'nci yüzyıldan çok öncelere, 16'ncı yüzyıla uzanıyor. Trakya topraklarında nüfusunu ve etkinliğini artırmak isteyen Osmanlı İmparatorluğu, Karaman-Konya bölgesinden getirdiği Türk beylerini şimdi Güzelköy olarak bilinen Melen'e yerleştiriyor. Hala Trakya'nın en güzel köylerinden biri olan Melen, aslında iki köyden oluşuyor. Altı asırlık kemerli bir köprüyle birbirine bağlanan bu köyün batısında Türkler, doğu yakasında ise Rumlar yaşıyor. Asırlar boyunca barış içinde gül gibi geçinip gidiyorlar. Türkler genellikle tarım ve ticaretle iştigal ediyor, Rumlar denizcilik, rakı ve şarap üretimi, bağcılık ve sanatkarlıkla hayatlarını kazanıyor.
Çetintaş Ailesi'nin son temsilcisi Cem Çetintaş'ın dedesi Ahmet Bey, askere gitmeden önce kafayı rakı ve şarap üretimine takıyor. Yerli ahali ona Matyoz Ahmet diyor. Lakabını Rumlar takmış Ahmet Bey'e. Kısaca Matyoz diye söylenen kelime aslında Matios, "uğurlu bakan güzel göz" anlamına geliyor. Babası sahilde şimdiki adı Hoşköy olan Hora'da zahire işiyle uğraşıyor ama Matyoz'un aklı hep şarap ve rakı işinde. Şimo diye bir Rum arkadaşı var. Sık sık dükkandan kaçıp soluğu Şimoların 400 yıllık şarap mahzeninde alıyor. Çetintaşlar da köyün çevresindeki geniş bağlarında üzüm yetiştiriyor ama hasat sonrasında küfelere yükledikleri üzümleri Şimoların mahzenine gönderiyor. Bu kaçamaklar sırasında Matyoz Ahmet şarap ve rakı zanaatının sırlarını çözmeye başlıyor. Osmanlı'ya çok sayıda asker ve yönetici yetiştiren Çetintaş Ailesi'nin o dönemdeki son ferdi Ahmet Bey de 1906'da ailesini, köyünü, hayallerini bırakıp askere gidiyor. Trablusgarp'tan Hicaz'a, Balkanlar'dan Bağdat'a kadar uzanan coğrafyada savaşlara katılıyor. İki yıl da Süveyş'teki bir esir kampında tutsak yaşıyor. Aradan tam 10 yıl geçiyor ve 1916'de Matyoz Ahmet memleketine ayak basıyor.
Çetintaş Ailesi'nin şarapla dansı
Bir müddet babasıyla çalışıyor, evleniyor, sonra da gidip eski arkadaşı Şimo'ya ortak oluyor. Böylece Çetintaş Ailesi'nin şarapla dansı başlıyor. İki arkadaş sırt sırta verince mucizeler yaratıyor. Yaptıkları şarapları ta Fransa'ya, ürettikleri rakıları Beyrut'a kadar gönderiyorlar. Ama 20 Temmuz 1920'de başlayan Yunan işgali her şeyi alt üst ediyor. Türk beyleri Yunan jandarmasının baskılarına maruz kalıyor. Bölgenin saygın ailelerinden biri olan Şimolar sayesinde bu baskı biraz hafifliyor ama bu sefer de çeteler ortaya çıkıyor.
Bir gece yarısı Çetintaşlar'ın kapısı çalıyor gürültüyle. Kapıyı açtıklarında karşılarında Şimo ve Aya Ioannis Theologos Manastırı'nın başrahibini buluyorlar. Şimo heyecanla, "Hemen giyinip peşimden gelin. Gözü dönmüş çetelerden biri ailenizi yok etmek ve malınızı mülkünüzü yağmalamak için buraya geliyor" demiş. Yola çıkmışlar ve manastıra varmışlar. Aile bu manastırda dört ay kalmış. Ahmet Bey'in hamile eşi, oğlu Hüseyin'i bu manastırda doğurmuş.
İşgalin bitiminden sonra da mübadele belası gelip bulmuş bu iki arkadaşı. Şimo çekip gitmiş, Matyoz buralarda kalmış. Evler, kiliseler, dostluklar, anılar dağılıp gitmiş. Bağlar bozulmuş ama Ahmet Bey işine devam etmiş. Aradan yıllar geçmiş. Oğlu Hüseyin, üniversite eğitimi için İstanbul'un yolunu tutmuş. Önceleri "Dönmem belki buralara" diyormuş ama geceleri rüyalarında üzüm bağlarını, meneviş rengi salkımları, meşe kokan fıçıları görmeye başlayınca okulu bitirir bitirmez Hoşköy'e dönüp işin başına geçmiş.
Hüseyin Bey doğduğu manastırı satın alıyor
Rumlar gittikten sonra devlet tarafından el konulan manastırın arazisi, 1955'te satılığa çıkarılmış. Çetintaş Ailesi, mülklerinin bir kısmını elden çıkararak oğullarının doğum yeri olan manastırı satın almış.
Hüseyin Bey, manastırı alır almaz bakımsızlıktan tarumar olmuş bağlarını sökmeye başlamış. Budanmadığı ve düzenli hasat yapılmadığı için yorulmuş olan bağın dibinden çıkan taze filizleri bir kenara ayırmış ve bu fidanları yeni bağa ekmiş. Bu bağda, kökleri belki de bin yıl öncesine kadar uzanan yapıncak ve Trakya'ya has bir üzüm olan kolorko yeniden hayat bulmuş.
Hüseyin Bey, 1964'te Ayşe Hanım'la evlenmiş. Önce Cem doğmuş, ardından kızları Yıldız. Cem, gıda mühendisliği eğitimi görmüş, ardından bağcılık dalında master yapmış, Yıldız ise tarih okumuş. Cem mezun olduktan sonra Melen Şarapçılık'ın başına geçmiş. Manastır'da dedesinin ve babasının diktiği bağlara özenle bakmış, dinlensin diye 1960'ların başında buğday ve yulaf tarımına ayrılan tarlalara da 2002'de yeni bağ çubukları dikmiş. Cabarnet, merlot, şiraz ve temranillo üzümleri dikilen bu bağlar, birkaç yıl içinde olgunlaşıp ürün vermeye başlamış.
Hani Hüseyin Bey'in diktiği yapıncak ve kolorkolar vardı ya, Cem onlardan deneme amaçlı ilk şarap üretimini 2000'de yapmış. Bu şarabın özelliği, tamamen yerli olması. Cem, çıkan ilk şişeyi çok özel bir gün için ayırmış. O özel gün de gecikmemiş. Birkaç ay sonra karısı Funda ile tanışmış, aşık olmuş. Genç kızı Hoşköy'e davet etmiş ve o sakladığı şişeyi açıp kadehlere doldurmuş. Bardaklar çın çın ederken, "Benimle evlenir misin?" diye sormuş. Şimdi evliler, iki çocukları var.
Cem ile Funda'nın birlikte içtiği, yukarıda bahsi geçen tadımda mucizeler yaratarak 94 puanı kapan şarap, Matios 1955. Matios, bildiğimiz Matyoz yani Cem'in dedesi Ahmet Bey'in lakabı. O anlaşılıyor da, 1955 neyin nesi peki? Cem'in babası Hüseyin Bey, manastırdaki bağa genç yapıncak ve kolorko üzümlerini 1955 yılında dikmişti ya, işte o...
Ersin Kalkan