02 Temmuz 2010
19:28
"Her fotoğraf kendine yolculuktur"
Yıldız Köremezli Frankfurt Belediye Meclisi (Sol Parti) üyesi. Geçtiğimiz yıllarda Hessen Eyalet Parlamentosu'na milletvekili olmayı kıl payı kaçıran Yıldız'ın en büyük tutkusu fotoğraf.
Bugüne kadar üç kişisel sergi açan Yıldız Köremezli, özellikle dijital fotoğraf çalışmalarında bulunuyor. "Fotoğraflarıma müdahale etmeyi seviyorum, bu yüzden dijital fotoğrafı yeğliyorum" diyen Yıldız, son olarak Küba üzerine fotoğraf sergisi açtı. Neden fotoğraf sorusunu Yıldız, "İnsanı, yaşamı, hareketi gözlemeyi seviyorum o yüzden fotoğraf" diye yanıtlıyor.
Yıldız Köremezli (38) Frankfurt'ta yaşıyor. Almanya'nın Hanau kentinde dünyaya gelen Yıldız, ailesinin üç yaşında Türkiye'ye kesin dönüş yapması ile birlikte Türkiye'ye döndü. Ankara'da Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni tamamladı. Yüksek Öğrenime devam etmek üzere 24 yaşında Almanya'ya yeniden geldi. Almanya'da Sosyal Hizmetler öğrenimi gördü. Türkiye'de de politik yaşamda aktif olmayı önemseyen Köremezli, Almanya'ya geldikten kısa bir süre sonra girdiği şimdiki Sol Parti'de aktif olarak çalışmaya başladı. 2006 yılında Frankfurt Belediye Meclisine seçildi. Partisi onu Hessen'de 27 Ocak 2007'de gerçekleşen Eyalet Meclisi seçimlerinde 7. sıradan aday gösterdi. Ancak az farkla meclise giremedi. Halen Frankfurt Belediye Meclisi üyesi olan Yıldız'ın en büyük tutkusu fotoğraf.
Sizin en büyük tutkunuz fotoğraf. Bugüne kadar üç sergi açtınız. Bize bu tutkunuz hakkında biraz bilgi verir misiniz?
"Fotoğraf çalışmalarına Türkiye'de üniversite yıllarında başlamıştım, sonra gazetecilik yaptığım bir dönem oldu, o dönemde daha ciddi olarak ilgilendim. Almanya'ya gelince yoğun çalışma ortamı ile birlikte zaman derdi, bir de çalışacak karanlık oda bulamamam tutkumu askıya almama neden oldu. Dijital fotoğraf makinesinin gelişmesi, alınabilir fiyatlarla sunulması imdadıma yetişti. Bu yolla film al, yıkat, bastır gibi maddi külfetler kalktı, çok daha az masrafla çok daha fazla sayıda fotoğraf çekme imkanına kavuştum. Ayrıca bilgisayar üzerinde oynama imkanı da çok çekiciydi. Çektiğinizi anında görebiliyor, müdahale edebiliyorsunuz.
Yeniden fotoğraf çekmeye başladığım anda gördüm ki fotoğraf bir tür anlatım yolu benim için, kendini, dünyayı nasıl algıladığını, neyi önemseyip, neyi önemsemediğini yansıtıyorsun fotoğraflarına. Fotoğraf çekmediğim sürece bunun özlemini çekmişim. Bir de ben insanları gözlemeyi çocukluğumdan beri severim. Sokakta, düğün dernek olduğunda yüksekçe bir yere oturup saatlerce geleni gideni seyrettiğim olurdu çocukken. Fotoğraf gözlediğin, gördüğün belli anları öylece saklama, dondurma şansı veriyor sana. Son zamanlarda özellikle portre çekmekten hoşlanmaya başladım. Sadece bir çehreyi değil, o insanın tüm hikayesini de o fotoğrafın içine yerleştiriyorum gibi geliyor portre çekimlerinde. Benim için her fotoğrafın anlatmak istediği bir hikayesi var ve herkes o hikayeyi kendi hikayesi ile birleştirerek başka türlü algılıyor. Yani herkes aynı fotoğrafta başka bir hikaye buluyor, çünkü herkes kendi gözüyle, kendi o anki duygu haliyle algılıyor fotoğrafı, yani bir tür kendi içinize de yol alıyorsunuz fotoğrafların ne anlattığını düşünürken."
Almanya'da bu hikayeleri bulabiliyor musunuz?
"Almanya ve Avrupa spontan sokak portre fotoğrafçılığı için zor bir bölge. İnsanlar genelde güvensiz, kuşkucu ve kapalı. Fotoğraflarının çekilmesini istemiyorlar. Artı bu ülkelerde renk sorunu var. Buradaki hayat bence daha gri. Sanki siyah beyaz buraya daha çok yakışıyor. Türkiye'de, Küba'da nereye gitsem insanları fotoğraf çekmek için ikna edebilirsin. Bu burada mümkün değil. Küba'da da Türkiye'de olduğu gibi rahat fotoğraf çekebiliyorsun. 18 günlük bir tur yaptım Küba'da. Çok keyif alarak, şimdi de keyifle seyrettiğim ve sunduğum fotoğraflar çektim. 'Ben en çok ayakkabılarını sevdim' adını verdiğim fotoğraf, Fotocomunity'nin açtığı bir yarışmada en iyi 10 fotoğraf arasına girdi ve bir sergi çerçevesinde Paris, Tokyo, New York ve Londra'da sergilenme hakkı kazandı.
Türkiye, Küba renkli ülkeler. Ancak Küba'ya ait olan bir özellikten daha bahsetmek isterim. Bence Küba'da her kentin adeta kendine dair bir rengi var. Sanki her kent başka bir mimari ile kurulmuş, başka bir rengin hakimiyetinde şekillenmiş, örneğin Havana'ya kahverengi, Trinidad'a turuncu renk hakim. Kentlerin kendine göre bir karakteri, orijinalitesi var. Aynı şekilde insanları da çok renkli ve kendine has buldum. Bu yüzden Küba'yı çok sevdim. Bu yıl gitmek istediğim ülke Vietnam. Vietman'ın da çok renkli ve yaşam tarzıyla tanığımızdan çok farklı olduğunu düşünüyorum. Orayı da kendi algıladığım haliyle, kendi hikayem ile birleştirdiğim biçimde buraya taşımaya çalışacağım."
Siz Küba'da çektiğiniz bir fotoğrafla ödül aldınız. Sizin fotoğrafları diğerlerinden ayıran en büyük özellik nedir sizce?
"Küba'ya bir grup ile gittik. 16 kişiden oluşan grup içinde profesyonel fotoğrafçılar da vardı. Üstelik İspanyolca bilenler de vardı. Benim İspanyolcam üç kelimeyi geçmiyordu. Buna rağmen insanlarla iletişim kurabildiğimi düşünüyorum. Benimle seyahate gelenlerin birçoğunda benimkinden çok daha iyi, değişik objektifler de vardı, buna rağmen insanlarla yakınlaşmakta, portre çekmekte çok zorlanıyorlardı. Benim ise çok basit bir objektifim var ama, onların bana söylediği şekliyle söyleyeyim: 'Tanımadığın, bilmediğin insanların yanına gidiyor, onlarla iletişim kurabiliyorsun. Burunlarının ucundan fotoğraf çekiyorsun, nereden buluyorsun bu cesareti?' Bence bu cesaret işimi kolaylaştıran bir özellik. İnsanlara yakınlaşmak da pek sorun yaşamıyorum, ama belki bunun Türkiye'de büyümüş olmamla da ilgisi var.
Sergime gelenlerin önemli bir kısmı bana, 'fotoğraftaki insanlar sanki doğrudan bana bakıyor gibi, fotoğraftaki gözler izleyenler ile sanki doğrudan iletişime giriyor` diyorlar. Bu da beni mutlu ediyor, çünkü fotoğrafını çektiğim insanlarla kurduğum iletişim fotoğrafı izleyene yansıyabiliyorsa, en azından bu noktada bir şeyi doğru yaptığım izleyen aracılığı ile doğrulanıyor".
Genelde sanatçılar fotoğraflara müdahale etmek istemez. Siz tam tersine, müdahale edebilmek için dijital fotoyu tercih ediyorsunuz?
"Evet. Fotoğraf zaten benim ürünüm diye düşünüyorum, ona müdahale ettiğimde de yine benim müdahalemle benim ürünüm olmaya devam ediyor. Öne çıkarmak istediği renklere öncelik tanımak çektiğim kareyi benim görmek istediğim hale getiriyor. Fotoğraf çekmek zaten müdahale. Müdahaleye daha sonradan yeniden müdahale etmek neden yanlış olsun?"
Bir nesneyi ya da insanı görüntülerken bir hazırlığınız oluyor mu? Neden bunu çekiyorsunuz da, ne bileyim başka bir şeyi çekmiyorsunuz?
"Aslına bakarsanız, hayır. Belli teknik kurallar var tabi uyduğum ama artık onlar otomatikleşti, onları düşünmeme gerek olmuyor. Yoksa makinemi alıp çekime çıkıyorum ve o günkü ruh halim, o gün şehirde beni çeken yerler, beni çekeceğim motiflere götürüyor. Belki bu biraz da hem yaşımın ilerlemesi hem de iki yıl kadar önce geçirdiğim bir rahatsızlıkla gelen yeni bir ruh hali.
İki yıl kadar önce ölümle epey yakınlaştığım birkaç saat geçirdim. O gün bugündür hayata farklı bakıyorum. Artık neyi neden, nasıl yaptığımı eskisi gibi derinlemesine sorgulamıyorum. Yapıyorum. Beni mutlu eden, keyif veren şeylere daha çok zaman ayırıyorum. Bir şeyi yapmadan önce, ya da yaptıktan sonra uzun uzun değerlendirmiyorum. Bir yerler de kalp krizi ya da beyin kanaması geçiren insanların hayata bakışlarında ciddi değişim yaşadıklarını okumuştum, sanırım bu benim için de geçerli, rahatsızlığım beni çok değiştirdi. İyi de oldu. Hayatın anlamına dair sorduğum sorular azaldı, dolayısıyla zorlama yanıtlar da azaldı. Artık fotoğrafımı çekiyorum ve sonrasında bakıyorum neler çekmişim diye, uzun uzun planlamadan, sonrasında da uzun uzun bunu neden çekmişim, niye çekmişim diye düşünmeden. Kesinlikle bildiğim şey fotoğraf çekmenin bana çok iyi geldiği ve fotoğrafın bundan sonraki yaşamımda şimdiye kadarkinden daha önemli bir yer tutacağı."
Hasan Aycı