HABER DETAY

03 Eylül 2010 17:47

"Paris'teki Türkiye" atölyesinde 6 ay

En önemli genç ressamlarımızdan Bahar Oganer, 6 ay için Paris'teydi.

İzmir 9 Eylül Üniversitesi Resim Bölümü'nden mezun olan ve halen aynı üniversitede Yüksek Lisans Programı'na devam eden Oganer ile Paris'te, Cité des Arts Internationale'de (Paris Uluslararası Sanat Sitesi) "Paris'teki Türkiye" atölyesinde buluştuk ve samimi bir röportaj yaptık.

Öncelikle Bahar Oganer'i kısaca tanıyalım: 1980 Ankara doğumlu sanatçı İzmir'de yaşıyor ve eşi Heykeltıraş Ozan Oganer'le birlikte paylaştıkları atölyede resim çalışmalarını sürdürüyor. İstanbul'da Dirimart tarafından temsil edilen sanatçı, bugüne kadar yine İstanbul'da, "Rüya 2008" ve "Kristal 2009" olmak üzere iki kişisel sergi açmanın yanı sıra yurtiçi ve yurtdışında da çeşitli karma sergilere katılmış.

İlk olarak Cité Internationale des Arts de Paris'teki bu rezidansı ve Fransa'ya geliş hikayenizi bizimle paylaşmanızı rica edeceğim. Nasıl gelişti bu süreç?
Cité'den 20 yıllığına kiralanan bir oda/atölye burası. Türkiye odasının açılması ortak bir çaba sonucunda mümkün olmuş. Fakat bunun gerçekleşmesi için kuruma kira ödenmesi, bu giderin finansa edilmesi gerekiyor. Fransa'daki Türkiye Mevsimi kapsamında ilk sezonun sponsorluğunu İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı üstlendi. Benden önce, Fransa'da Türk mevsimi kapsamında, altı ay boyunca İKSV üç sanatçı yolladı. Ahmet Öğüt, Çınar Eslek ve Aslı Çavuşoğlu bu atölyeyi ikişer aylık dönemler ile kullandılar. Sonraki dönemi yani benim geldiğim ilk 6 aylık rezidans dönemini de SİMİT ile İKSV birlikte organize etti. SİMİT, Banu Dicle ve Leslie Riggs'in burada Paris'te kurduğu bir dernek. Ben SİMİT'ten Banu Hanım'ın aracılığıyla geldim ama bursu İKSV verdi. Ben biraz apar topar geldim doğrusu… O sırada sergiye hazırlanıyordum Dirim Art'la çalışıyorum ve galerideki ikinci kişisel sergim Kristal'in hazırlıklarıyla meşguldüm. Halimi görseniz, böyle her tarafım boya içerisinde, sıkıntılı bir dönemdi. Sergi hazırlama dönemlerini bilirsiniz siz de, sancılı geçer "Yetişecek ama nasıl olacak? Haydi bu işi de bitireyim sergiye katayım" falan derken tam da üstüne "Paris'te 6 aylık bir rezidansa gelir misin?" diye telefon geldi. Ben daha önce yurtdışına çıkmamıştım, üstelik bir de Paris… Hep hayalimde olan çok güzel bir yer, heyecanla karşıladım tabii.

Hemen her ressamın gönlünden bir Paris geçiyor sanırım…
Geçiyor, geçiyor… Sevinçle karşıladım, ama bir yandan da vizeler işlemler nasıl olacak diye de düşünüyordum. O kadar apar topar oldu ki… Bir de kabul edeceklerinden emin olmasam da "Gelmeyi isterim, ancak bir şartla, ben evliyim, eşim de bir sanatçı. Rezidansta ailecek kalabilir miyiz?" dedim. Yeni evli sayılırız, 6 ay da uzun bir dönemdi ayrı kalmak için. Neyse ki kabul ettiler, ikimizin de sanatçı olmamızın avantajını yaşadık yani... Ailecek kalınabiliyor burada, bizden başka sanatçı çiftler hatta çocuklarıyla gelenler bile var, zaten ev gibi görüyorsunuz.

Siz İzmir'de büyümüşsünüz, okumuşsunuz ve yavaş yavaş uluslararası sanat dünyasına açılmakla beraber şehrinizi terk etmemekte ısrarcısınız. Bu bilinçli seçiminizden konuşacağız, ama önce eğitiminizden bahseder misiniz kısaca?
İzmir 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü mezunuyum. Aynı bölümde halen yüksek lisansa devam ediyorum. Ben biraz geç girdim okula, 2003 girişliyim. Epey geç girdim diyebiliriz hatta, 23 yaşımda… Daha önce sağlıkla ilgili başka bir okul okudum, hastanede çalıştım, başka başka işler yaptım. Sonra bir gün "Bu böyle nereye kadar devam edebilir" dedim kendi kendime. Hani çok severek çalıştığım, beni mutlu eden işler de değildi yaptıklarım. Böylece kararımı verdim ve Güzel Sanatlar'a girdim. Ardından tüm diğer işleri bırakarak kendimi tamamen istediğim alana, resme adadım.

Tekrar Paris'e dönersek, bize Cité'yi biraz daha anlatır mısınız?
Evet, burası 1960'lardan beri bu amaçla kullanılan, çok eski bir bina... Paris'in de güzel bir yerinde, Marais bölgesinde... Tanıtalım biraz atölyemizi. Türkiye atölyesi Seine nehrine bakıyor. Şanslıyız bu konuda, çünkü her atölye nehir tarafına bakmıyor. 6 ay süresince Paris manzarasına doydum diyebilirim. 300 atölyeli bir bina burası ve birçok ülkenin birden fazla atölyesi var. Mesela Japonya'nın bildiğim kadarıyla 13 tane atölyesi var, Almanya'nın 20 civarı... Dönemsel burslarla sanatçı gönderiyorlar, ücretli başvurular olsa da büyük bölümü burslarla gerçekleşiyor bu rezidansların. Ortak kullanımlı atölyeleri sayarsak, çeşitli baskı, seramik ve fotoğraf atölyeleri mevcut… Benim çalışma disiplinim daha çok atölye içinde ve izole olduğundan, üretirken çok iletişim halinde olamıyorum diğer sanatçılarla. Ama çalıştığım zamanlar haricinde, mesela çok sık yapılan site içindeki konserlerde başka rezidanslarda kalan sanatçılarla sohbet fırsatım oluyor. Zaten kalanlar müzisyen ağırlıklı. Bana sorarsanız çok fazla sayıda müzik odası var gerçekten. Bambaşka ülkelerden kişileri izlemek, konserlerde özgün müzikler tanımak çok güzel oluyor, olumlu bir enerji veriyor bana.

İzmir'de yaşayıp üretmenin avantajlarını anlatır mısınız?
Sanat piyasası, tamamen İstanbul'da dönüyor, evet. Her şey İstanbul'da neredeyse. Ama yaşayıp üretmeye gelince... İzmir'de yaşamak ve üretmek çok güzel. Çünkü hayat çok daha kurallı, daha düzenli, çok daha kolay İzmir'de. Bir de yaşayıp büyüdüğüm, bildiğim bir yer… İstanbul mesela tam bir kaos gibi geliyor bana. Hani iki ayda bir gidiyorum, bir hafta-on gün kalıp, sergileri gezip, arkadaşlarımı görüp geri dönüyorum. Bu kadarı bana fazlasıyla yetiyor. İzmir'de üretmek, kapanmak ihtiyacı duyuyorum. Ben biraz içe dönük biriyim, kapalı kalayım, yalnız çalışayım... İzole olayım istiyorum resim yaparken. İç içe yapamıyorum, bana göre değil…

Peki, İzmir'den İstanbul'a gelip sergi açmanız, bir galeri tarafından temsil edilmeniz nasıl gerçekleşti? Ressam Bahar Oganer'in İstanbul macerasını, sergilerini anlatır mısınız bize?
İstanbul'da beni Dirimart temsil ediyor, iki yıldır beraber çalışıyoruz. Rüya isimli ilk kişisel sergimi de 2008 yazında, okulu bitirir bitirmez, onlarla açtım. Daha okulum tam bitmemişti, Ekrem Yalçındağ ile tanıştım, birkaç işimi görmesiyle birlikte işler gelişti. Kendisi de Dirimart ile çalışıyor, bana sergi teklifinde bulundular. "Böyle bir şey yapabilir misin hemen?" diye sordu, ben de "Tabii" dedim. İnanıyordum ve biliyordum ki yapabilirim gerçekten, tüm amacım sanatla yaşayabilmekti. Böylece girdim işin içine, güzel de oldu. İyi bir çalışma tempomuz var galeriyle, uyumluyuz. Rüya'nın ardından ikinci kişisel sergim Kristal de Dirimart'da gerçekleşti.

Dünyanın çeşitli yerlerinde işleriniz sergilendi ve sergilenmeye devam etmekte, biraz da bu yakın tarihli sergiler hakkında bilgi alabilir miyiz?
Şu anda New York'ta devam etmekte olan, yine Dirmart aracılığıyla katıldığım "İstanbul Cool! What's Happening in contemporary Turkish Art Now" sergisi var. Ney York Leila Taghinia-Milani Heller Gallery'deki serginin açılışı oldu, 9 Eylül 2010 tarihine kadar izlenebilecek. Sergiye yolladığım işim, bu rezidans sırasında Paris'te yaptığım Uzaklar isimli bir resmim.

Peki Paris'i, buradaki sanat ortamını nasıl buldunuz? Buradaki sanat ortamı ile İstanbul'dakini karşılaştırdığınızda ne düşünüyorsunuz, gözlemlerinizi alabilir miyiz?
Buradaki sanat ortamı… Çok fazla galeri var, çok fazla müze var… Beni şaşırtan, daha önce görmediğim bir "çok" luk söz konusu. İnternette, kitaplarda gördüğüm birçok eserin burada orijinallerini görme fırsatım oldu, çok güzel bir şey tabii. Ama müzeler bir yana, galerilerde sergilenen işlere bakarsak, aralarında gerçekten çok kötü işler de var. Çünkü çok fazla galeri ve çok fazla sanatçı var. Bir noktada sergilenen işlerin niteliğini de aşağı çekiyor bu durum. Bence bu bakımdan İstanbul'un kalitesi oldukça yukarıda, çok iyi galeriler, çok iyi sanatçılar var. İstanbul çok genç, çok dinamik. Bu anlamda İstanbul'u Paris'ten daha iyi buluyorum. Hani milliyetçi bir tavırdan kaynaklanmıyor bu sözlerim, kesinlikle çok objektif olarak söylüyorum. Paris'e de çok isteyerek, severek geldim ve çok mutlu olarak çalıştım, dolaştım. Hala da öyle hissediyorum, ama galerilerdeki işlerin nitelik ortalamasına bakarsak, İstanbul'u daha iyi buluyorum. Müzeler açısından tabii ki söyleyecek sözüm yok, 6 aylık gibi uzun bir süre Paris'te olup pek çok başyapıtın orijinallerini birebir görmekten mutluyum.

Biraz da eserlerinizden konuşalım isterseniz?
İşlerimde genellikle izleyiciye sırtı dönük bir figür var kesinlikle, ya da yüzünü kapatan... Aslında benim için bir çıkış noktasıydı bu doğrudan dış dünyaya bakmayan figür, halen bunu devam ettiriyorum. Resimlerimde gördüğümüz figür belirli bir kadrajı olan bir alana bakıyor. Ve izleyici de haliyle onun baktığı alana bakıyor. Bir bakıma bir oyun gibi de geliyor bana, seviyorum bu durumu, hoşlanıyorum…

Aslında temelde izleyiciyi kendi bakışınıza yönlendirmek istiyorsunuz…
Evet, yönlendirmek de var işin içinde... Eserdeki alanla izleyici arasında gizli bir salınım var ve o arada izleyici sıkışıyor... Garip bir alan... Bir anlamda seyirciyi hapsediyorsunuz resimdeki o alana, sanatçının görmek ve de göstermek istediği alana. Orada bir figür var ve seyircinin bakışı o figür dolayısıyla o alana kilitleniyor, figürün baktığı alana da bakıyor resmin bütününün yanı sıra. İşte bu oyun bana enteresan geliyor, o illüzyonu seviyorum bir şekilde... Her seferinde başka bir şekilde bu oyunu devam ettirmek, onun küçük küçük tüyolarını vermek istiyorum bir bakıma. Sanırım seyirciyle aramızdaki bu oyun gidebildiği yere kadar gidecek, şimdilik devam ettirmekten mutluyum.

Genel olarak büyük formatlarda çalışıyorsunuz, benim bu atölyede gördüğüm işler 2x2 metre mesela…
Evet, büyük işler. İlk dönemlerde daha küçük ebatlı işler de yaptım, ama büyük boyutlarda çalışmayı daha çok seviyorum. Benim işim daha da büyük olabilir hatta, kaldırıyor. Olabilirse daha da büyük tuvallerde çalışmayı planlıyorum. Büyük alanlarda kendimi daha iyi ifade edebildiğimi düşünüyorum.

Zeren Akyar

 

Yorum 0
 

Yorum yazabilmek için giriş yapmalısın.
Giriş yapmak için tıkla!

Gönderildi Öneri Üyelik